eksilt

Özlü söz....

             Adam olan adam...Haketmediği payeyi almaz...Haketmeyene paye vermez...

Abone Ol ! Gelişmeleri Bildirelim.






İçerik

Ana Sayfa
Alucra'nın Haritası
Alucra'nın Tarihi
Örnek Çocuklar
Fotoğraf Albümü
Ziyaretci Defteri
Ücretsiz İlanlar
Alucra Yemekleri
Şiirler
Kaybettiklerimiz.
Site Haritası
Günün Yazısı
Fıkralar
Alucra Sözleri,deyimleri
Alucra MYO Mezunları
Yazarlar
Alucra ve Köyleri Haberleri
Giresun ve İlçeleri Haberleri
Ülkemiz Haberleri
Köylerimiz
Bülten

Alucra Örgütleri

Alucra Derneği
Alsiyad
Alucra Vakfı
Galyod
Alucra Kent Meclisi
Köylerimize Ait Sayfalar

Üye giriş

Okuyucu Yorumları

Giresun Haber

Alucra'lılar Kardeştir -6- PDF Yazdır E-posta
Yazar Administrator   
Cumartesi, 20 Aralık 2008
 Tavsiyeler
    İhsan Tekoğlu
 
- Yöneticilere : “Beşibiryerde Öğütler” -
 (Tavsiyeler : 6)                     
 
(“Alucralılar Kardeştir” konu başlıklı beş yazı yazmış ve son yazıda “Ahlâkta ve Kardeşlikte Alucra Birliği”ni sağlamak için ; “Beşibiryerde Öğütler” zincirinden söz etmiştik. Sözümüzü yerine getirmek ve öğütler zincirinin altın halkalarını birbirine bağlamak
düşüncesiyle bu 6. yazıyı kaleme alıyoruz. Bu bölüm “Kardeşlik Ülküsü”nü kuranlar için geçerli olduğu gibi, yıkanlar için de geçerlidir. Özellikle bu bölümde bilerek veya bilmeyerek kardeşlik hukukunu yıkanlar için ders alınacak öğüt örnekleri vermeye çalışacağız. Çünkü kardeşliği yakıp yıkanlar toplumun sözde önderleri, yani başları, başkanları ve büyükleri (!) arasından çıkmıştır. Tarih şahittir ki, kardeşlik bağlarını koparanlar, kardeşlik hukukunu ayak altına alanlar, kardeşlerinin mal ve canına kastedenler hep bu baş belası baş denilen câhil zorbalardır. Baş olmak bu “câhil zorbalar” için çok önemlidir. Bunlar için baş olmak o kadar önemlidir ki ; “baş olsun da isterse soğan başı olsun” önemli değil. Bu cahiller baş olmayı çok önemser, baş olunca asalet (soyluluk) kazandıklarını sanırlar. Bunlar, “Çingeneyi bey (baş) yapmışlar, önce babasını asmış” misali ruhsal özürlü tipler olup ; “dışarıda kuzu, içerde kurt” rolü oynarlar. Bu tiplere, ne yazık ki, sivil toplum kuruluş başkanları, köy muhtarları, belediye başkanları, milletvekilleri, bakanlar, başbakanlar ve hatta devlet başkanları gibi seçilmişler arasında bile, yer yer rastlanabilir. Bunlar seçilirken halktan rey ister ve alır, seçilince maaş ve ödenek alır, halkın vergileri ile toplanan “Devlet Hazinesi”ni istediği gibi yakınlarına peşkeş çeker, sonra dönüp ; “Velinimeti olan halkın ensesinde beylik taslayıp boza pişirir.” Bu ruhsal özürlü tiplerin beyliği de, başlığı da başlarına çalınsın. Çalınacak ta : <<Allah, sizin ne dış görünüşünüze (makamınıza) ne de mallarınıza bakar. O sadece sizin kalplerinize ve işlerinize bakar.>> (Müslim, Birr, 33) buyuran Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (s), işin yüzünü değil, özünü bize haber vermiştir. Bu tiplerin, din günü hesaplarının zor olacağı yukarıdaki hadisten anlaşılmaktadır. Biz deriz ki, baş olmak, hasbelkader herhangi bir makama geçip oturmak önemli değil, “Adam Olmak” önemlidir. Bu konuda sözün özünü ve en yakışanını Ziya Paşa söylemiştir : “Bed asla necâbet mi verir üniforma, / Zerduz palan vursan eşek yine eşektir.”Değerli şair, edip ve vali, ne demiş anlayalım : “Eşeğe altın sırmalı semer vursan bile, nasıl eşek eşeklikten kurtulamaz ise / Aslı bozuk birisine de giydiği üniforma ve oturduğu makam soyluluk katmaz (vermez).”demiş. Günümüzde bir yerlere baş olanlar ; bu tarihe geçmiş özdeyişin tarifine tıpatıp uymakta ve seleflerine (öncekilere) taş çıkartmaktadırlar. Kırsaldan kente yeni inmiş, köylülükten kurtulamamış ve her nasılsa bir yere baş olmuş bir çok insan ; hamurları ham olduğu için, bulundukları yeri hazmedemeyip ; “Kibirlilik, Küstahlık, Kıskançlık, Kışkırtıcılık ve Karaktersizlik” çukuruna yuvarlanmıştır. Ne yazık ki memleket bu tiplerden geçilmez olmuştur. Bu hastalıklı tipler adım başı ayağınıza dolaşır, nereye gitseniz bunların bozguncu ve bölücü davranışlarıyla karşılaşırsınız. Bu tiplerin, çıkarları ve aşağılık kompleksleri uğruna atmayacağı takla yoktur. Bunlar bir kemik uğruna vatanı bile satarlar. Bu tiplerin ne yazık ki; din, vatan ve millet anlayışları çok hareketli olup çıkarlarına göre şekillenir. Bu tiplere ve bu tipleri taparcasına destekleyenlere uyarı olsun diye ; Yüce Allah’ın şu âyetini haber verelim : <<Bir ülkeyi helâk etmek istediğimizde, o ülkenin zenginlik sebebiyle “şımarmış elebaşlarına” (iyilikleri) emrederiz ; buna rağmen onlar orada kötülük işlerler. Böylece o ülke (yöre), helâka müstehak olur (yok olmayı hakeder). Biz de orayı darmadağın ederiz.>> (Kur’an, 17/16) İnşallah tuttukları kötü yoldan dönerler. Bu tiplere “5/T Teorisi” yetmez, bu tiplere ve bu tipleri yağcılık yapıp azdıranlara, uyanmaları ve bu kötü huylardan kurtulmaları için tarihimizdeki “Altın öğütler”den aşağıda şaheser örnekler vereceğiz.)

Bir babanın oğluna verdiği öğüt : “Bak Oğul !”
Tarihe şan ve şeref veren devlet adamlarını ve toplum önderlerini büyük ruh ve gönül terbiyecileri yetiştiregelmiştir. Bu bilge kişiler, yetiştirdikleri “devlet adamları”na engin ve soylu bir ufuk açmış, tarihin altın sayfalarına geçme yolunu göstermiştir. “Ertuğrul Gazi” büyük bilge “Edebali Hazretleri”ni kendisine önder seçmiş, oğlu “Osman Gazi”yi de onun terbiye ve yönlendirmesine teslim etmiştir. Hocasına teslim ederken de Ertuğrul Gazi, oğlu Osman Gazi’ye şu kıymetli vasiyette bulunmuştur :
“Bak Oğul ! Beni incit, Şeyh Edebali’yi incitme. O bizim aşiretimizin maneviyat güneşidir. Terazisi dirhem şaşmaz ! Bana karşı gel, ona karşı gelme ! Bana karşı gelirsen üzülür, incinirim. Ona karşı gelirsen, gözlerim sana bakmaz olur, baksa da seni görmez olur. Sözümüz Edebali için değil, senceğiz içindir. Bu dediklerimi vasiyetim say !” (Ertuğrul Gazi ne güzel vasiyet etmiş. Böyle babalar, söz dinleyen böyle oğullar ve sözü dinlenir / dinlenebilir hocalar nerede kaldı ?)
Bir bilgenin bir beye verdiği öğüt : “Ey Oğul ! Beysin !”
Dünya tarihinin en büyük imparatorluklarından, en önemlisini kuran “Kayı Aşireti”nin beyi “Osman Bey”e hocası ve kayınbabası “Şeyh Edebali” aşağıdaki altın öğütleri vermiştir. Bu öğütler canı gönülden tutulmuş olduğu için ; “Osmanlı Beyliği” kısa zamanda devlete, devletten de “Cihan İmparatorluğu”na yükselmiştir. Marifet, nasihat ve tavsiye verende mi, yoksa nasihat ve tavsiyeyi alıp kullananda mı ? Bu sorunun cevabı ; kuruluş, yükseliş, duraklama, gerileme ve çöküş dönemlerini sırasıyla yazan “İmparatorluk Tarihimiz”de mevcuttur. Osman Gazi ve sonra gelecek devlet adamları için, bir anlamda “Anayasa” sayılan ve tarihin altın sayfalarına geçen tavsiyelerden bir bölümü şöyledir :
“Ey Oğul ! Beysin ! Bundan sonra öfke bize ; uysallık sana. Güceniklik bize ; gönül almak sana. Suçlamak bize ; katlanmak sana. Âcizlik bize, yanılgı bize ; hoş görmek sana. Geçimsizlikler, çatışmalar, uyumsuzluklar, anlaşmazlıklar bize ; adalet sana. Kötü söz, şom ağız, haksız yorum bize ; bağışlama sana.
Ey Oğul ! Bundan sonra bölmek bize ; bütünlemek sana. Üşengeçlik bize ; uyarmak, gayretlendirmek ve şekillendirmek sana.
Ey Oğul ! Sabır çok önemlidir. Bir bey sabretmesini bilmelidir. Vaktinden önce çiçek açmaz. Şunu da unutma ; “İnsanı yaşat ki, devlet yaşasın !” Ham armut yenmez ; yense bile bağrında kalır. Bilgisiz kılıç ta tıpkı ham armut gibidir.
Ey Oğul ! Yükün ağır, işin çetin, gücün kıla bağlı. Allah Teala yardımcın olsun. Beyliğini mübarek kılsın. Hakk yoluna yararlı etsin. Işığını parıldatsın. Uzaklara iletsin. Sana yükünü taşıyacak güç, ayağını sürçtürmeyecek akıl ve kalb versin.
Ey Oğul ! Sen ve arkadaşlarınız kılıçla, bizim gibi dervişler de düşünce, fikir ve dualarla bize va’d edilenin önünü açmalıyız. Tıkanıklığı temizlemeliyiz.
Ey Oğul ! Milletin kendi irfanı içinde yaşasın. Ona sırt çevirme. Her zaman duy varlığını. Toplumu yöneten de, diri tutan da bu irfandır.
Ey Oğul ! En büyük zafer nefsini tanımaktır. Düşman, insanın kendisidir. Dost ise, nefsini tanıyanın kendisidir.
Ey Oğul ! Ülke, idare edenin, oğulları ve kardeşleriyle bölüştüğü ortak malı değildir. Ülke sadece idare edene aittir. Ölünce, yerine kim geçerse, ülkenin idaresi onun olur. Vaktiyle yanılan atalarımız, sağlıklarında devletlerini oğulları ve kardeşleri arasında bölüştürdüler. Bunun içindir ki, yaşayamadılar, yaşatamadılar. (Bu öğüt Osmanlı’yı 623 sene yaşatmıştır.)
Ey Oğul ! İnsan bir kere oturdu mu, yerinden kolay kolay kalkamaz. Kişi kıpırdamayınca uyuşur. Uyuşunca laflamaya başlar, laf dedikoduya dönüşür. Dedikodu başlayınca da gayri iflah etmez. Dost düşman olur ; düşman canavar kesilir. Akacak kan boş yere akmamalı. Ona yol ve yön lazım. Zira kan, toprak sulamak için akmaz. Savaşı sevmem. Kan akıtmaktan hoşlanmam. Yine de bilirim ki, kılıç kalkıp inmelidir. Fakat bu kalkıp-iniş yaşatmak için olmalıdır. Hele kişinin kişiye kılıç indirmesi bir cinayettir. Bey memleketten öte değildir. Bir savaş, yalnızca bey için yapılmaz.
Ey Oğul ! Kişinin gücü, günün birinde tükenir, ama bilgi yaşar. Bilginin ışığı, kapalı gözlerden bile içeri sızar, aydınlığa kavuşturur. Hayvan ölür, semeri kalır ; insan ölür eseri kalır. Gidenin değil, bırakmayanın ardından ağlamalı. Bırakanın da bıraktığı yerden devam etmeli.
Ey Oğul ! Durmaya, dinlenmeye hakkımız yok. Çünkü zaman yok, süre az !
Ey Oğul ! Yalnızlık, korkanadır. Toprağın ekin zamanını bilen çiftçi, başkasına danışmaz. Yalnız başına kalsa da. Yeter ki, toprağın tavda olduğunu bilebilsin. Sevgi davanın esası olmalıdır. Sevmek ise, sessizliktedir. Bağırarak sevilmez. Görünerek te sevilmez.
Ey Oğul ! Geçmişini bilmeyen, geleceğini de bilemez. Osman ! Geçmişini iyi bil ki, geleceğe sağlam basasın. Nereden geldiğini unutma ki, nereye gideceğini unutmayasın.” (1)(Bu muhteşem öğüt burada bitiyor. Bitmeyecek bir şey var, o şey de ; insanoğlunun geçmişten ders alıp, gününü ve geleceğini imar ve inşa etmesidir. Bu da derin derin tefekkür etmeyi, alın teri akıtmayı, göz nuru dökmeyi, kısacası çok çalışmayı gerektirir.) 
Düşünmesini bilenler için : “Altın Öğütler”
“Tezekkür edelim” . Şimdi ve burada diyerek, hemen “Taakkul edelim”, yâni akıl yürüterek sosyal, siyasal ve fen bilimlerinde ilerleyelim. “Tefakkuh ederek” A dan Z ye kadar bozuk olan sosyal, siyasal ve kültürel, tüm kurum ve kuruluşlarımızı, hukuk ve ahlâk kurallarına uygun olarak yeniden yapılandıralım. Bu aşamalardan geçerek gelecek planlaması yapıp, tedbirler üretmek üzere “Tedebbür edelim”. Bu çalışmalardan elde ettiğimiz değerleri gözden geçirmek üzere yeniden “Tefekkür ederek” plan ve projelerimizi tamamlayalım. Bunları yeterli görmeyip, geri kalmamak için, araştırma, tetkik ve incelemelere devam etmek üzere “Tecessüs edelim”, yâni AR-GE çalışmaları yapalım. Eğer yenileşme ve yenilik ihtiyacı doğarsa, o halde “Teceddüt etmekten” çekinmeyelim, yenileşelim. Bunları akıl ve ilim yoluyla yapar ve yapmaya devam edersek ; “Teessüs etmiş” olur, böylece kurumlaşmamızı tamamlar ve güçlü bir temele kavuşuruz. Temeli güçlü aile ve güçlü toplumların oluşturduğu devlet, kolay kolay yıkılmaz. İşte o zaman deveyi sağlam kazığa bağlamış ve “Tevekkül etmeye” hak kazanmış oluruz. (Allah (c) Kur’an’da bu saydıklarımızı bize emrediyor.)
Düşünmek, yaratılmış varlıklardan yalnız insanoğluna verilen aklın, fonksiyonel / işlevsel bir eylemidir. Bu eylemi pozitif (olumlu) ve negatif (olumsuz) olarak ikiye ayırmak ve her zaman, her yerde 'olumlu ve yararlı düşünceyi' tavsiye etmek gerekir. İnsanlık tarihine iyi bakıldığında görülecektir ki ; insanlığa hizmet edenler, medeniyete katkıda bulunanlar ve yararlı eser, yâni “sadakayı câriye” bırakanlar hep olumlu düşünenlerin arasından çıkmıştır. Öyleyse biz de olumlu düşünelim, derin derin 'Tefekkür edelim', yâni düşünmeyi parçadan bütüne, bütünden parçaya ele alıp analiz etmeye çalışalım. Akıl, ilim ve vahiy bize bu yolu göstermektedir. Şöyle ki ; geçmişten ders almak ve hesabını yapmak için
Bütün bunları yapmaz, birileri bizim adımıza yapsın diye beklersek ; kişilik ve kimlik kaybına uğrar, bağımsızlığımızı tartışmaya açtırırız. Ve yine başkalarını suçlayıp, bu acınacak halimize “Teessüf ederek” kendi kusurlarımızı görmezsek , “Teessür duyarak” hislenip, uyanıp kendimize dönmezsek “Tefessüh ederiz.” Bu hal çürümek, kokuşmak ve yok olmaktır. Gerçek budur, gerisi boş laftır. (Doğru dinini doğru kaynaktan doğru öğrenmeyen, kendi tarihini yabancı kaynaklardan okuyan, kendi milli ve manevi değerlerinin üstünlüğünden haberdar olmayan, yorulmuş ve yenilmiş, dünyada fazla zamanı kalmamış yaşlılara sözümüz yoktur. Sözümüz gençliğedir.)

Gençlere tavsiyemiz :
Yüce Yaratıcı Allah (c), son Peygamberinin elçiliğinde kullarına (bütün insanlığa) anlayıp hayata geçirerek yaşamaları için gönderdiği son ve bozulmamış Kutsal Kitap Kur’an’da şöyle buyurmaktadır : <<Bil ki sen “ölülere” işittiremezsin, arkalarını dönüp giderlerken “sağırlara” da çağrını duyuramazsın. / Sen “körleri” (göremeyenleri) sapıklıklarından çevirip doğru yola getiremezsin. Ancak âyetlerimize inanıp ta teslim olanlara duyurabilirsin !>> (Kur’an,27/80,81)Burada “ölüler”, “sağırlar” ve “körler”  mecazi anlamda olup, benzetmek içindir. İnsanı insan yapan ve gerçek diriliğin işaretlerinden olan akıl, işitme ve görme duyularını kullanmayıp ; “anlamayanlar” veya “anlamak istemeyenler” kastedilmiştir. (Genel ve yerel gençliğin bu öğütleri anlayacağını ve faydalanacağını, dolayısıyla hiçbir emeğin boşa gitmeyeceğini biliyoruz. Bir kişi bile olsa yeter de artar !)
 
1 – Osman Nuri Topbaş, (Bir Testi Su, s. 163)
 
                                                       * * *
 

Yorum ekle


Güvenlik kodu
Yenile

< Önceki   Sonraki >

KARAMUSTAFAOĞLU GRUP Şirketlerimizi incelemek için aşağıdaki resimleri tıklayınız.

Advertisement
Advertisement
Advertisement